Mahir Çayan
Revizyonizmin
Keskin Kokusu (I)
[*]


[Bu yazı, ilk kez 12 Ağustos 1969 tarihinde Türk Solu dergisinin 91. sayısında yayınlanmıştır.]

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Bütün Yazılar (867 KB)








      Bilindiği gibi Türkiye, yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülkedir. Böyle bir ülkede devrimci mücadele, bağımsızlık ve demokrasi için yapılan mücadeledir. Yani emperyalizmin ve uzantı ve müttefiklerinin temizlendiği, milli bir demokrasiye sahip, tam bağımsız Türkiye'yi kurma mücadelesidir, bugünkü devrimci mücadele. Milli demokrasiye sahip, bağımsız Türkiye'yi kurma mücadelesi yalnızca proleter devrimcilerin değil, bütün Türkiyeli yurtseverlerin ortak bir mücadelesidir.
      Bu nedenlerden dolayı bu yazı, proletarya devletinin kurulması sürecine ilişkin sorunları içerdiğinden dolayı, Türkiye için sunulan bir öneri değildir. Sosyal bilimlerden birazcık haberi olan bir kişi bunu açıkça görür. Bu yazı proletarya devletinin kurulmasına yönelik Marksist devrim teorisinde, dolayısıyla Marksist bilimde yapılan tahrifatı ortaya koymak için yazılmıştır.
      Ayrıca şu gerçeği de özellikle belirtmek gerekir; "Herhangi bir düşünce sistemine kişi katılır veya katılmaz, bu seçiş tamamen ona ait ve onun özgürce yapacağı bir zihni işlemdir. Ancak ister kabul edelim ister etmeyelim 'bilimsel namusluluk' içinde kalmak istiyorsak, düşünce sistemlerinin kanun ve tezlerini tahrif etmeden ortaya koymamız gerekir. 'Bilimsel namusluluk' için bu da yetmez, hangi dünya görüşü olursa olsun, o düşüncenin ustalarının eserlerine yapılan tahriflere müdahale ederek subjektif olarak kabul etmesek bile, meseleyi objektif olarak ortaya koymamız ve yapılan tahrifatı düzeltmemiz gerekir.
      Eğer Kenan Somer, Marksizmin değil de, başka herhangi bir düşünce sisteminin ana bir eserinde tahrifat yapmış olsaydı, biz ona da müdahalede bulunur ve bay Somer'in yapmış olduğu 'eserin ruhuna aykırı' yorumu objektif olarak ortaya koyardık. (Bilimsel namusluluk bunu öngördüğü için)

     
- I -


      Bilimsel sosyalizmin ustaları devrimci savaşı, iktisadi, siyasi, ideolojik mücadele diye tanımlarlar.
      Sahip olduğu devlet aygıtı, ideolojisi, kültürü, sanatı... vb. bilimsel sosyalizmin karşısında bozguna uğramış olan karanlık güçler, zorla, savaşla gelişmesini, güç kazanmasını önleyemedikleri proleter sosyalizminin gelişmesini bir süre de olsa engellemek için, proleter sosyalist saflara sızarak proleter sosyalist teoride tahrifler, sabotajlar yapmaya, devrimci saflarda kargaşalık yaratmaya çalışırlar.
      "Tarihin diyalektiği öyledir ki Marksizmin nazari zaferi, onun maruzlarını Marksizm kılığına girmeye mecbur eder." [1*]
      Bilimsel sosyalist teoride tahrifler yapma ve kafaları bulandırma eylemi mutlaka bilinçle ve art niyetle yapılmaz. İnsanlığın mutluluğu, özgürlüğü, vb. gibi yüce amaçlarla yola çıkan kişi, iki bin yılın idealist tortularından salt anlamıyla arınamamasının ve de devrimci teoriyi kavrayamamasının sonucu -proleter sosyalist teorinin lafızlarına kölece bağlanılması, sınıf iç güdüsünde devrim yapamamış sözde sosyalist, pratiğe katılmayan bir bireyci vb.- bilimsel sosyalist teoride tahrifler yaparak, gerici sınıfların hesabına pekala çalışabilir. Bu kişiye literatürde "objektif olarak ajan" denilir.
      Bilimsel sosyalizmin ustaları tehlikeyi başlangıçtan itibaren görmüşler ve bilimsellik kisvesi altındaki bu gerici güçlerin devrimci saflardaki uzantılarıyla, yaşantıları boyunca mücadele etmişlerdir. Bilimsel sosyalizmin gelişimi bir yerde bu sapmalara karşı verilen uzun mücadeleyle hızlanmış ve güç kazanmıştır. Açıkça karşı saflarda yer alanlardan çok daha tehlikelidirler, sosyalist saflardaki gericiler.
      Kısaca özetlersek, anti-sosyalist güçlerin, kılık değiştirip devrimci saflara sızarak, bilimsel sosyalist teoride sabotajlar yapmasına literatürde "oportünizm" denir. Oportünizm bukalemun gibidir. Amacı için girmeyeceği kılık, yapmayacağı şey yoktur.       Oportünizmin açıkça çıkamamasından anlatılmak istenen şudur; açıkça teorik tartışmalardan kaçınmak, devrimci teoriyi küçümseyerek yalnız pratiğe önem vermek, koşulları ve olanakları uygun ise bilimsel sosyalizmin öğrenilmesine karşı çıkmak ve parti içinde sosyalist eğitimi önemsememek, ülkenin koşullarının uygun olmadığını söyleyerek bilimsel sosyalist teoriye ters düşen kavramlar kullanmak ve aykırı şeyler söylemek ve kanımızca en önemlisi de, bilimsel sosyalizmin ustalarının arkasına gizlenerek, bilimsel sosyalizmin ana metinlerinde tahrifat yaparak, kendi oportünist tezlerini bilimsel sosyalizmin tezleri diye savunmaktır.
      En son söylediğimiz oportünizm, yani bilimsel sosyalizm ustalarının eserlerini tahrif ederek, bilimsel sosyalizm ustalarının, yaşadıkları dönemin bazı ülkelerinin ayrık ve özel koşullarının oluşturduğu sosyal pratikten hareketle, o ülkeler için geçerli olan istisnai tezlerini, evrensel geçerliliğe sahip tezler diye ileri sürerek veyahut bunun tam tersi bir davranışla uzlaşmaz çıkar çelişkileri devam ettiği sürece, evrensel geçerliliğe sahip ana tezlerin geçmiş dönemin tezleri olduğunu ve içinde yaşanılan dönem için geçerli olmadığını söyleyerek kafalarda karışıklık yaratıp kendi tezlerini sinsice sergileyen oportünizm en ince, en dikkat edilmesi gereken ve de en tehlikeli olan oportünizm türüdür.
      Özellikle, bilimsel sosyalizmin ana eserlerinin kısa bir zaman dilimini kapsayan bir süreç içinde çevrilmesinden dolayı sosyalist bilinç düzeyinin pek yüksek olmadığı, sosyalizm adına oportünizmi tezgahlayarak, sosyalist hareketi, yığınların gözünde geçici de olsa bir çıkmaza sokmayı ve karamsarlık yaratmayı başarabilmiş olan oportünist bir kliğin yönetimindeki sosyalist (!) bir partiye sahip, sınırlı bir parlamentarizmin yürürlükte olduğu yarı-sömürge bir ülkede çok daha fazla önem kazanır, bu tip oportünizm.
      Bu nedenle Emek dergisinde Marksizmin ana eserlerini tanıttığını söyleyen Kenan Somer'in kitap tanıtmaları üzerinde titizlikle ve dikkatle durmak gerekir.
      Somer, Marksizmin ana eserlerini değil de, kendi oportünist düşüncelerini Lenin ve Mao'nun eserleriyle kanıtlamaya (!) çalışmaktadır. Bunu ilginç bir ikilem içinde yapmaktadır; Marksist diyalektik metodu tahrif ederek, bir yandan Marksist metodun dinamiği olan "somut durumların, somut tahlili" ilkesini amacından saptırarak, somut durumun somut tahlilinden bilimsel soyutlamaya geçişi, yani diyalektiğin ana ilkelerinden biri olan "özelden genele, genelden özele iki bilme yolu arasındaki iç bağı" ihmal ederek, diğer yandan "somut durumların, somut tahlili" ilkesini bir tarafa iterek Marx'ın tekel öncesi kapitalizmde ayrık ve çok özel koşullar için ileri sürdüğü, fakat tekelci kapitalist dönemde Leninizmin geçersiz kabul ettiği önerilerini, bugün geçerliymişcesine ileri sürerek tekelci kapitalist dönemin Marksizmi olan Marksizm-Leninizmi yadsıma gayretleri içinde görülmektedir, bay Somer.
      Somer, özellikle, Marksizm-Leninizmin, ihtilâlle burjuva diktatoryasının parçalanıp, proletarya diktatörlüğüne dönüştürülmesine ilişkin devrim teorisinin emperyalist çağdaki evrensel geçerliliğini oportünizmle küllemeye çalışmaktadır.
      Biz bu yazımızda, yalnızca Leninizmin ana eserlerinden olan Devlet ve İhtilâl'in tanıtılması sırasında Leninist devrim teorisinin nasıl tahrif edilmeye çalışıldığını göstermeye çalışacağız.
     
     
- II -

            Gerçekten de bilimsel sosyalizmin kurulmasından bugüne kadar sosyalizme barışçı yoldan geçiş sorununda daima burunları hassas olmuştur, Marksistlerin. Ve dikkatler daima bir sapmanın olup, olmadığına yönelmiştir.
      Emperyalist dönemde ise Marksistlerin burnuna keskin bir revizyonizm kokusu gelmiştir, bu sözden.
      Tekelci kapitalist dönemde bu sözün neden keskin bir revizyonist kokuyu yaydığının detaylarına geçmeden önce, bu sözün ilk planda neyi hatırlattığını belirtelim.
      Bu sözler bize eski bir türkünün sözlerini, Bernstein, Plekhanov, Kautsky, Turati, Jaureslerin, kısaca 2. Enternasyonalin söylediği o meşhur türkünün sözlerini anımsatmaktadır. Adı "oportünizm", sağcı-sosyalizmdir, bu türkünün.
      Her ne kadar bay Somer bunu açıkça, yüreklilikle söylemiyorsa da, tanıttığını iddia ettiği yapıtların arasında sinsi sinsi mırıldandığı, ağzında eveleyip, gevelediği türkü aynı türküdür. Hem de bunu ustalarının izinde yürüyerek, Bernsteinvari güftenin Marks'a ait olduğunu iddia ederek yapmaktadır.
     
     
- III -

     
      "Barışçıl yollardan" sosyalizme geçmek ne demektir? Kısaca açıklayalım.
      Barışçıl yollardan sosyalizme geçmek, burjuva parlamentosu aracılığıyla sosyalizme geçmeyi mümkün görmektir. Ve barışçıl yollardan sosyalizme geçmek proletarya diktatoryasını ön görmez. Sınıflar arası parlamentarist yarışı ve bu yolla nihai olarak sosyalizme geçilebileceğini öngörür. Çağımızda barışçıl yollardan sosyalizme geçilebileceğini kabul eden bütün parlamentocu sosyalist partiler, iktidara geldiklerinde proletarya diktatoryasını kurmayacaklarını açıkça ilan etmişlerdir. [3*]
     
     
- IV -

     
      "Böyleleri için -tekelci kapitalist dönemde barışçıl bir yoldan sosyalizme geçme sorununda keskin bir revizyonizm kokusu duyanlar için- bu meselenin geçmişinden kısaca söz etmek belki yararlı olur. Aslında bu mesele de Marx'ın adıyla başlar. Gerçekten Marx, I. Enternasyonalin 1872 Lahey Kongresinden sonra, Amterdam'da düzenlenen bir mitingte konuşmuş ve bazı şartlarda emekçilerin amaçlarına barışçı araçla da varabileceklerini söylemiştir. Marx aynı düşünceyi daha önce de ifade etmiş, örneğin "The World" adlı bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte (3 Temmuz 1871) amaca barışçı ajitasyonla daha çabuk ve daha emin ulaşmanın mümkün olduğu yerde silahlı ayaklanmanın büyük bir budalalık olacağını söylenmiştir. Gene Marx, ünlü Amsterdam konuşmasından daha sonra, 1878'de Almanya'da yürürlüğe konan anti-sosyalist kanun dolayısıyla, iktidarı elde tutanlar tarafından şiddete başvurulmadıkça, tarihi gelişmenin barışçı kalabileceğini, ama eski düzenden çıkarı olanlar şiddete başvururlarsa, barışçı hareketin şiddete dönüşebileceğini söylüyordu" demekte Kenan Somer. (Emek, Sayı: 5, sayfa: 16) [4*]
      Kenan Somer'in yaptığı ile, 2. Enternasyonalin oportünist liderlerinin yaptıkları arasında, insanı şaşırtacak derecede ilginç bir ayniyet vardır.
      Yarım asırı aşan bir zaman dilimi önce, Marksizmin sofrasına 2. Enternasyonalin oportünist liderlerinin sürdükleri bu yemeğin zamanını geçirdiği için, "içi geçmiş" olduğunu, dolayısıyla yenilemeyeceğini ve bu nedenle bu bayatlamış yemeğe Marksizmin sofrasında yer olmadığını Lenin o denli açık bir biçimde belirtmiştir ki, aynı bayatlamış yemeği (hem de "Devlet ve İhtilâl" yapıtını tanıtırken) tekrar sofraya getirmek cesaretini gösteren Bay Somer'e ve bu korkunç cesaretine hayran olmamak ve de şaşmamak elde değil. [5*]
      Bize burada düşen iş, oportünizmin bu önerilerini çürüten Marksizmin ustalarının bu soruna ilişkin sözlerini açarak sergilemektir.
      Önsel olarak, şunu açıkça söylemek gerekir, Marksizme ilişkin bir yazıda -hem de "Devlet ve İhtilâl"in tanıtılmasında- Marx'ın tamamen özel, istisnai koşullar ve durumlar için, bir ihtimal olarak öngördüğü -ki Leninizm ile geçerliliğini o ülkelerde de yitiren- ve hiç bir ana yapıtında uzunca bahsedilmeyen "sosyalizme barışçıl yollardan geçilmesinden" uzunca bahsedip de, Marx ve Engels'in genel kural olarak "zora" dayanan devrimi öngördüğünden bir tek kelimeyle bile bahsetmemek, Marx ve Engels'i tahrif etmekten başka bir şey değildir.
      Marx, "barışçıl yollardan sosyalizme geçişi bazı şartlarda ve amaca barışçı ajitasyonlarla daha çabuk ve daha emin ulaşılmasının mümkün olduğu yerlerde" diyerek açıkça bu yöntemin istisnai olduğunu belirtmiştir.
      Marx, "barışçıl yollardan sosyalizme geçiş"i Kara Avrupa'sından tamamen farklı ve de çok değişik özelliklere sahip İngiltere ve Amerika için, bir ihtimal olarak öngörmüştür.
      Bir kere, bu tarihlerde her iki ülkede de kapitalizm, diğer Kara Avrupası ülkelerinde olduğu gibi "serbest rekabetçi" dönemi içindeydi. İkinci olarak, özellikle İngiltere, ülkenin geleneksel siyasi özgürlüğünün bir sonucu olarak, Kara Avrupasına nazaran kültür düzeyi yüksek ve nüfusun içinde yoğun bir ağırlığı olan, sendikalarda iyi örgütlenmiş bir proletarya sınıfıyla, uzlaşma geleneğine sahip -kolayca satın alınabilecek- bir kapitalist sınıfa sahiptir. Bu niteliklerinin yanında güçsüz, az gelişmiş bir bürokrasi ve militarizme sahip olması nedeniyle İngiltere'ye ayrıcalık Marx tarafından tanınıyordu. (Amerika'nınki de İngiltere'ye benzer). Nicelik ve nitelik olarak oldukça güçlü bir proleter sınıfa ve güçsüz bir bürokrasi ve militarizme sahip İngiltere'de devrime ihtilâlle değil, barışçıl yollardan geçilebilinirdi, Marx'a göre.
      "O sırada, işçilerin İngiliz kapitalistlerine barışçı yoldan boyun eğdirmelerinin mümkün olduğu fikrini yaratan şartlar bunlardı" [6*] diyen, Lenin, tekelci kapitalist dönemde, tekel öncesi kapitalist dönem için doğru olan bu görüşün, değerini yitirdiğini söyleyerek, bu dönemde koşulların değiştiğini ve bu ülkelerde militarizmin ve bürokrasinin Kara Avrupası'nın ülkelerinden artık farklı olmadığını, bu nedenle diğer ülkelerde olduğu gibi Amerika ve İngiltere'de de sosyalist devrimin temel şartının ancak "şiddet" kullanarak, "devlet makinasının" kırılması ve proletarya diktatörlüğünün kurulması yoluyla sosyalizme geçilebileceğini ileri sürüyordu. (Devlet ve İhtilâl, 51, 52 ve 53, 84'de detaylı bir biçimde açıklamaktadır Lenin).       Gelelim 1878 Almanya'sında yürürlüğe konulan "anti-sosyalist kanun" dolayısıyla Marx'ın söylediklerine.
      Bir kere Marksistler herhangi bir dönemde herhangi bir durum için önerilen taktikleri, yöntemleri, o dönemin tarihi ve o ülkenin koşulları içinde yorumlarlar. Marx, bu sözleri o dönemde Alman militarizminin çok güçlü olması ve "Gousehalk"lerin eski etkinliklerini önemli ölçüde yitirmelerine karşın, hala proletarya üzerinde nüfuz sahibi olmalarını ve bu anarşist grupların, subjektif şartlar uygun değilken zamansız bir çıkış yaparak bir bozguna sebep olabileceklerini düşünerek söylemiştir. Bütün sosyalist örgütlerin, işçi yığın örgütlerinin, sosyalist basının yasaklanmasını öngören bu kanun, 1890'da yığın işçi hareketleri sonucunda, yani pasif olarak değil, aktif bir karşı koyma ile kalkmıştır.
      İkinci olarak, Marx'ın "şiddete başvurulmadıkça şiddete başvurulmaması" sözü, Marksizmin genel kuralıdır. Marksizm içinde saldırganlığı ve şiddeti taşımaz. Ancak zora zorla karşı karşılık verir. Ve Marksistler yasallığı burjuvazi bozmadan bozmazlar.
      Marks'ın bu denli açık ve saptırılmayacak sözü bile saptırılmıştır. "Şiddete başvurulmadıkça, tarihi gelişimin barışçıl kalabileceğine" ilişkin sözlerine, o dönemde de bugün bay Somer'in yaptığı gibi dört elle sarılmıştır, oportünistler. Oportünistlerin Marx'ın bu sözünü saptırmalarını şiddetle eleştirmiştir, Engels. Ve Engels'in 19 Haziran 1871'deki oportünizme dönük eleştirilerini kapsayan "Erfurt Program Taslağının Eleştirisi"nin Kautsky tarafından nasıl hasıraltı edildiği ve Neue-Zeitung'ta ancak on yıl sonra yayınlandığı sosyalistler tarafından bilinen bir gerçektir.
      "Erfurt Program Taslağının Eleştirisi"nde Engels, Marx'ın Alman militarizminin güçlülüğünden dolayı barışçıl bir yöntem önermesine -ki asla pasifizmi önermemişti Marx- ilişkin sözlerine, dört elle sarılarak kendi burjuva reformizmlerine alet etmeye çalışan Alman oportünistlerini en sert biçimde yererek, "..Ama ne olursa olsun, olaylar ileriye doğru zorlanmalıdır. Bunun ne kadar gerekli olduğunu, bugün sosyal demokrat basının büyük bir kısmında yayılmaya (einreissende) başlayan oportünizm apaçık gösterir. Partinin, sosyalistlere karşı kanunun yenilenmesi korkusu içinde, ya da kanun yürürlükteyken mevsimsiz olarak yayılmış bazı fikirleri hatırlayarak, şimdi bütün taleplerini barışçıl yoldan gerçekleştirmek için Almanya'da mevcut kanuni düzeni yeterli olarak kabul etmesi isteniyor..." suçlar (Lenin, Devlet ve ihtilâl, s.90). Ve bundan sonra Lenin devam eder. "Alman sosyal demokratların olağanüstü kanunun yenilenmesi korkusuyla hareket etmeleri Engels'in birinci plana koyduğu ve tereddüt etmeksizin oportünizm olarak suçladığı esaslı bir olgudur." (Lenin, Devlet ve ihtilâl, sf. 91).
      Görüldüğü gibi mesele son derece açık; Marx'ın çok istisnai tarihi şartlar için ve çok özel niteliklere sahip tekel öncesi Amerika ve İngiltere'si için bir ihtimal olarak "barışçıl yollardan sosyalizme geçişe ilişkin" söylediği sözler Leninizm tarafından tekel öncesi doğru, fakat tekelci kapitalist dönem için doğru ve geçerli kabul edilmemektedir.
      Ve Marksist-Leninist teoriye karşı, oportünistler dört elle bu sözlere sarılarak demagojilerine Marx'ın bu sözlerini kılıf yapmaya çalışmışlardır.
      Aslında bu mesele Marx adıyla başlıyor diyen Bay Somer'i, baza düşmüş turnusol misali, sosyalizmin hocalarının bu konudaki düşüncelerinin içine batırıp çıkardıktan sonra, konuya Stalin'in sözleriyle noktayı koyalım:       Marksist doktrinin ana çatısı olan "sınıf mücadelesi" Marx'tan önce bilinen ve burjuva tarihçi ve ekonomistlerinin kabul edip irdeledikleri bir düşündür. Marx'ın yaptığı, bu sınıf mücadelesinin zorunlu olarak, o zamana kadar görülmemiş derecede sert bir ihtilâlle burjuva devlet cihazını parçalayarak, sosyalizme proletarya diktatoryasının aracılığıyla varacağını açık seçik koymasıdır.
      Gerek Marx, gerek Engels, Lenin'in açıkladığı gibi kendilerini devrimi gerçekleştirme metotlarıyla, yani biçim meseleleriyle -birçok yeni durumların ortaya çıkabileceğini ve devrim süreci içinde sık sık değişebileceğini düşünerek- bağımlı kılmamışlardır. Ancak Marx ve Engels'in düşüncelerinin temelinde yatan gerçek yine Lenin'in belirttiği gibi "şiddete dayanan devrim"dir. Ve bu genel ilkedir.
      "Marx ve Engels'in şiddete dayanan devrimin kaçınılmazlığı ile ilgili doktrini.." burjuva devletiyle ilgilidir. Burjuva devleti proleter devlete (proletarya diktatoryasına) yerini "yok olma" yoluyla değil, genel kural olarak, ancak ve ancak şiddete dayanan bir devrimle bırakabilir. Engels'in şiddete dayanan devrime yaptığı övgü, Marx'ın birçok beyanlarıyla tam bir uygunluk halindedir. (Şiddete dayanan devrimin kaçınılmazlığını yürek pekliğiyle, açıkça ilan eden Felsefenin Sefaleti ve Komünist Manifestosu'nun vargısını hatırlayalım, otuz yıl daha sonra, 1875'de Marx'ın Gotha Programının oportünist muhtevasını yerin dibine batırdığı (Gotha programının eleştirisini hatırlayalım). Bu övgü hiç de bir "boğuntu" sonucu, bir tumturaklı söz, bir tartışma hevesi değildir. "Bu şiddete dayanan devrim fikri ve bu fikrin ta kendisini sistemli olarak yığınlara maletme zorunluğu, Marx ve Engels doktrininin tümünün temelinde yatan bir şeydir" diyor Lenin, Devlet ve İhtilâl'inde (sf. 31)
      "Halk Bankası" aracılığıyla işçilere karşılıksız kredi vermek suretiyle, sınıf mücadelelerinin, barışçıl bir biçimde hallolunabileceğini ileri süren Proudhon'a Marx'ın verdiği cevap kesindir.       "İşte Engels'in bu konudaki düşüncesi" diyerek Lenin, Engels'ten (Anti-Dühring'ten) alıntı yapıyor; [10*] "...Fakat zorun tarihte (kötülük kaynağı olmaktan) başka bir rol, devrimci bir rol de oynadığını, zorun Marx'ın sözleriyle bir yenisine gebe olan her eski toplumun ebesi; toplumsal hareketin taşlaşmış ömrünü bitirmiş politik biçimleri alteden ve parçalayan aleti olduğuna dair Bay Dühring'de bir tek kelime yoktur. O sadece içini çekerek ve ah ederek, sömürme ekonomisinin yıkılması için zorun belki de lüzumlu olabilmesi imkanını itiraf etmektedir..."
      Engels, görüldüğü gibi Marx'ın ihtilâl teorisinden bir tek kelime söz etmemesi nedeni ile -ki Dühring şiddeti de kabul etmektedir, barışçıl yolun dışında- Dühring'i eleştirmektedir.
      Ya Kenan Somer? Marx'ın devrim hakkındaki düşüncelerini bu denli açık ortaya koyan "Devlet ve İhtilâl"i iki-üç sayfa içinde tanıtırken, Marx'ın genel ilke olarak kabul ettiği ihtilâle ilişkin düşüncesinden bir tek kelime bile bahsetmeden Marx'ın istisnaya ilişkin önerdiği ve bir söylev ve gazeteciye verilen beyanatının oluşturduğu barışçı yoldan geçiş hakkındaki sözlerine -ki tanıtılan kitapta Lenin bunun emperyalist çağda şartların değişmesi nedeni ile geçersiz olduğunu belirtir- adeta övgü yazarcasına üç sayfanın bir sütununu ayırmasına ne anlam vermek gerekir acaba!
      Barışçıl bir dönüşüm üzerinde, herhangi bir neden yokken -özellikle- duranların söylediklerinden soyut, lafazanlıktan öteye gitmeyen devrimci laf ebelikleri ve Marksizmin ABC'si olan birkaç devrimci kırıntı ayıklandığında ortada yalnızca sipsivri bir revizyonizmin kaldığını tarih bugüne kadar göstermiştir Marksistlere...       İşte bunun için Marksistlerin bu konuda burunlarının hassas olmasını bay Emek yazarının doğal karşılaması gerekirdi. Ve "devrimin barışçıl yoldan gerçekleşmesinde" keskin bir revizyonizm kokusu duymak sapı samana karıştırmak değil, sapı ile samanı karıştırmamak; bilimsel sosyalizm ve revizyonizmi ayırmak demektir.
     
     
- VI -

     
      Marksistler, "proletarya devleti ancak devrimle kurulabilir" derken, legalitenin olanaklarından, burjuva parlamentarizminin olanaklarından yararlanmayı da ihmal etmezler. Marksistlerin en gerici parlamentolarda bile çalışabileceklerini "Marksizmin Çocukluk Hastalığı, Devrim Stratejisi" adlı eserinde Lenin açıkça belirtmiştir.
      Ona göre parlamenterizm amaç değil araçtır. Bu nedenle parlamenter eylem; Marksistlerin sınandığı bir sınavdır. Ve ince bir çizgidir. Lenin'in ünlü sözü açıktır: "Parlamenter eylem bazı kişilere -Marksist geçinen bazı kişilere- uşaklık ünvanını, bazı kişilere de sürgün ve ağır hapis cezaları kazandırır". [12*]
      Görülüyor ki Marksist-Leninist teori, bürokrasinin ve militarizmin son derece güçlü olduğu kapitalizmin can çekişme çağında, parlamentarizm içinde eylem gösterilirken bile parlamentarist yolla proletarya devletinin kurulmasının imkansız olduğunun bir an olsa bile unutulmamasını öngörür.       Sınıflı toplumlarda savaş ve barış gibi zıt şeyler belli şartlarda özdeş halindedir. Ve şartların değişmesi halinde bu özdeş zıtlar birbirine dönüşürler. Belli şartların değişmesi halinde tabii. Eğer sen burjuva parlamentarizminin denge unsuru haline gelirsen, şartlar da değişmez, yüzeydeki barış da devam eder, elbette.
      "Revizyonizme evet, devrimci sosyalizme hayır!.."
      Bu, burjuva parlamentarizminde burjuvazinin ana şiarıdır.
      Ancak şu gerçeği tekrar tekrar hatırlamak gerekir, burjuva demokrasisine en saygılı davrananlar yalnız ve yalnız Marksistlerdir.       Sosyalistler burjuva yasallığını, burjuvazinin bozması üzerine terkederler. Engels'in "önce siz ateş edin mösyö burjuvazi" sözü, Marksistlerin burjuva yasallığına saygısının açık belirtisidir. Bu nedenle devrimlerin objektif şartlarını, devrimciler değil, baskı, cebir ve şiddet getirmek suretiyle burjuvazi hazırlar.
      Tekelci kapitalist dönemle birlikte başlayan sosyalist devrimler çağında, bütün proletarya devrimlerine baktığımızda bu gerçeği çok açık görürüz.
     
     
- VII -

            Yazımızın başından beri açıklamaya çalıştığımız gibi Emek yazarının Leninizmi tahrif çabaları bu sözlerde iyice somutlaşmaktadır. Tahrifat basit bir polemikçinin hokkabazlığı içinde yapılmaktadır. Doğru bir sosyalist önermeden, revizyonist bir "çıkarmaya" gidilmektedir. "Devlet ve İhtilâl'in teorik özünü, yazıldığı anın siyasi pratiğinden ayrı değerlendirmemek" doğru önermesinin arkasından "Sosyalist Devrimin ihtilâlden başka bir yolu olmadığını düşünmek yanlış olur" sapmalı çıkarması ile gizlenen revizyonizm ortaya çıkmaktadır.
      Bilindiği gibi Marksizm hareketin, hareket halindeki bir doktrinidir. Marx, Engels, Lenin ve Marksizmin diğer ustaları, içinde bulundukları toplumun sosyal pratiğini gözönünde bulundurarak, somut durumların somut tahlilini yapıp, bilimsel genellemeye gitmişlerdir.
      Marx, Engels, tekel öncesi kapitalizminin sosyal pratiğinden hareketle somut tahlillerden soyutlamalara gitmişlerdir. Onlar gelecekteki devrim sürecinin değişeceğini bildikleri için, hiç bir zaman ana ilkelerin dışında, kesinkes yöntemler önermemişlerdir. Ancak genel kural önermişlerdir.
      Bu genel kural, burjuva diktatoryasının "zorla" parçalanarak, proletarya diktatoryasına dönüştürülerek sosyalizme geçiştir.
      20. yüzyılda ise serbest rekabetçi kapitalizm yerini tekelci kapitalizme dolayısıyla serbest rekabetçi dönemin özellikleri ve şartları yerini tekelci dönemin özellikleri ve şartları, yerini tekelci dönemin şart ve özelliklerine bırakmıştır. Kapitalizmin tekel öncesi döneminde yaşayan Marx ve Engels'in, tekel sonrası döneminin özelliklerini önceden görmeleri imkansızdı. Bu nedenle Marx ve Engels'ten tekelci döneme ilişkin özel kanun ve yöntemler öngörmelerini beklemek yanlış ve saçma bir tutum olur.
      Bu nedenlerden dolayı Marksizm, tekelci kapitalist dönemde Leninizm ile tamamlanmıştır.
      Marx'ın İngiltere ve Amerika için, bir ihtimal olarak öngördüğü istisnayı, Leninizmin emperyalist çağda geçersiz saydığını daha önce etraflı bir biçimde belirtmiştik. Ayrıca Lenin'in devrim teorisinden de bahsettik ve emperyalist sürecin devamı boyunca, bu devrim teorisinin, Marksizme göre evrensel olduğunu ve sosyalizme geçişin bir eylem kılavuzu olduğunu detaya inerek söylemek gereksiz olur herhalde.       Bu nedenle serbest rekabetçi dönemde, dünya mali guruplar tarafından paylaşılmamışken, kapitalizm bugünkü gibi can çekişme değil de gürbüzleşme dönemindeyken, Marx'ın istisnai yerler için önerdiği "barışçıl yoldan sosyalizme geçiş", Lenin'in belirttiği gibi Marksizm için olanaksızdır.
      Marx'ın ve Engels'in yapıtlarını, yapıtların düşüncelerinin tarihi gelişim içindeki yeri ve derinleşmesini gözönünde tutmadan, Marx ve Engels'i iktibas etmek, Marksizme ihanettir ve bütün oportünistlerin Marksizmi çürütmek için yaptıkları ortak bir harekettir. Ve yine daha önce de belirttiğimiz gibi sosyalist mücadelenin tarihinde açıkça görülmektedir ki bütün oportünistler, Stalin'in deyişiyle "Marx'ın şartlı sınırlamalarına dört elle" sarılarak kendi oportünizmlerini savunmuşlardır. Bunun pek çok örnekleri bilinen gerçeklerdir. Örneğin Trotsky...
      Emperyalizmin olmadığı ve "kapitalizmin gelişmesinin eşit oranda olmaması" kanunu bulunmamışken, bulunmasına da imkan yokken, Marx ve özellikle Engels'in bir tek ülkede değil, bütün Kara Avrupa'sında birden sosyalist devrimin başarıya ulaşacağını öneren tezine, "kapitalist ülkelerin gelişmesinin eşit oranda olmaması" kanununun bulunması ile birlikte tek ülkede sosyalizmin zaferinin mümkün olmasını oluşturan tekelci kapitalist dönemde, nasıl ki "dört elle sarılan" Trotçky oportünizmin batağına saplanmışsa, aynı dönemde artık Leninizm tarafından kabul edilmeyen "barışçıl yollardan sosyalizme" geçiş istisnasına dört elle sarılanlar da gırtlaklarına kadar oportünizm bataklığına gömülmüşlerdir.
      "Devlet ve İhtilâl'in yazılışından 52 yıl sonra bu kitabı bir çeşit hareket planı olarak değerlendirmek" sözündeki "hareket planı" fazla soyut, tek başına ne anlama geldiği somut olarak belli olmayan bir sözcük. Bu nedenle bu "hareket planı" sözcüğünü okuyucunun gözünde somutlaştırmak için derinleştirmek ve açmak gerekiyor.
      İçinde yaşanılan toplumun süreci içindeki çelişmelerden ana çelişmenin saptanarak, bu ana çelişmenin tayin ettiği, o sürecin niteliğinin belirtilmesine, (devrimci aşamanın tayini) ve bu niteliğe uygun devrimci şiarların kompoze edilmesine Marksist literatürde "strateji" denir. Aslında askeri bir kavram olan strateji fethetme sanatıdır. Ana çelişmenin niteliğini tayin ettiği süreç -herhangi bir şeyin gelişim sürecinde var olan farklı aşamalar- içinde çeşitli aşamaları ihtiva eder. Ve her aşamada farklı şartları içinde taşır. Farklı şartlar da doğal olarak farklı özellikleri gerektirir. İşte "taktik" denilen esnekliğin biçimlendirilmesinin önemi burada ortaya çıkar. Taktik ana çelişmenin niteliğini tayin ettiği sürecin, değişik aşamalarının değişik şartlarına göre (sürecin belli aşamalarında bazen tali çelişki ana çelişki ile üstüste gelebilir, bazen de ana çelişmenin bazı kısmi unsurları çözümlenir), bu şartlara uygun pozisyonlar çizme, şartlara uygun, tecrit edilmiş hareketler yapma sanatıdır.
      Marksist literatürde "strateji" ve "taktik" tanımlamaları böyledir (yeri gelmişken belirtelim, Kenan Somer'in taktik ve stratejiyi ne denli anladığını (!), "İki Taktik" üzerine yazdığı yazıda "demokratik devrim stratejileri" demesinden bilmekteyiz). Şimdi burada "taktik" ve "strateji"den bahsetmemizin nedeni bu "hareket planı" sözcüğünün ayağını yere bastırarak, içinde kullanıldığı cümlenin anlamını somutlaştırmaktır.
      İçinde bulunulan devrimci aşamanın niteliğinin ve şiarlarının saptanması işine "hareketin makro planlaması" (strateji tespiti) denilebilirse, hareketin makro planının içerdiği ve hareketin dolambaçlı virajlarına, iniş ve çıkışlarına, diğer bir deyişle aşamalarına göre çizilen, yalnız o aşamalar için geçerli olan planlara da "hareketin mikro planları" diyebiliriz. [16*]
      Şimdi sormak gerekir; bu hareket planından kastedilen nedir? Hareketin makro planı mı (stratejik planlaması mı) hareketin mikro planlamaları mı (taktik planlamaları mı) kastediliyor?
      Böyle bir somuta indirgemede "hareket planı" sözcüğü, tek başına nitelik belirtici olmuyor. Ve lastikli bir kavram olarak ortada kalıyor. Bu nedenle bu "hareket planı" sözcüğünü, içinde kullanılan cümle içinde yazarın daha önceki sözleri ile organik bağlar kurarak yorumlamaktan başka çare yoktur.
      Yazarın yazısının başından itibaren, önsel bir yargı ile, kapitalizmin tekelci döneminde "proletarya devletinin barışçıl yollardan kurulabilmesinin" mümkün olabileceğini ilişkin dayanak arama çabaları (ki bu çabaların Marksizm-Leninizmi tahrifata kadar yönelmesini umursamadan, tekrar tekrar çabalara girişmesi) açıkça görüldüğü için, cümlenin şöyle kurulması mümkündür; "Lenin'in ihtilâl teorisini 'Devlet ve İhtilâl' kitabının yazılışından 52 yıl sonra proletarya devrimi için bir metod olarak değerlendirmek, ancak küçük burjuva darkafalılığı ile açıklanması mümkün ve bizzat Marksist- Leninist anlayışa, bilimsel düşünceye temelden aykırı bir sapıklık olur" (eğer yanlış anlamışsak, cümlenin şekli düzeltilir, biz de ona göre eleştirimizi yöneltiriz).
      Yazımızın başından beri defalarca gerekli olduğu için belirttiğimiz gibi, kapitalizmin 1. buhran döneminde Lenin, kapitalizmin tekelci döneme girmesiyle birlikte burjuva devlet bürokrasisi ve militarizmin tekel öncesi döneme nazaran çok daha kuvvetlendiğini belirterek, kapitalizmin bu yeni özellik ve şartlarına uygun olarak, Marx ve Engels'i derinleştirerek "Leninist ihtilâl teorisi"ni önermiştir.
      20. yüzyılın ikinci yarısında ise, kapitalizmin III. buhran dönemine girdiğini ve ölümünü biraz daha ileriye atabilmek için I. buhran dönemine nazaran bürokrasi ve militarizmine I. buhran dönemiyle kıyaslanmayacak derecede, çok daha sıkı yapıştığını söyleyen bu dönemin Marksist ustaları, Lenin'in ihtilâl teorisinin bu dönemde çok daha fazla önem kazandığını ve evrensel geçerliliğe sahip olduğunu açıkça belirtmekte ve bu evrensel geçerliliği kabul etmeyen sözde Marksistleri de Marksizm-Leninizme ihanet etmekle suçlamaktadırlar. [17*] Ve bu tip düşünce Kenan Somer'in yorumunun tam tersi, yaşadığımız dönemin Marksist ustalarına göre, Marksist-Leninist düşünceye temelden aykırı bir sapıklıktır.       "Devlet ve İhtilâl" yapıtı, özetle, Lenin'in Marx'ın devlet anlayışını derinleştirerek oluşturduğu Marksizmin "devlet teorisi"ni ve yine Marx'ın "sınıf mücadelesi ve proletarya diktatoryası" düşüncesini derinleştirerek, az sayıda profesyonel ihtilâlcilerden oluşmuş, çelik gibi bir disipline sahip, manevra kabiliyeti yüksek, devrimci teoriyi eylem kılavuzu kabul etmiş öncü bir partinin yönetimiyle, zorla burjuva devlet cihazını parçalayarak kurulan proletarya diktatoryası aracılığıyla sosyalizme geçişi belirleyen "ihtilâl teorisi"ni kapsamaktadır.
      Bundan dolayı bu eseri, "yalnızca 1917'nin taktiklerini kapsıyor, şimdi ise şartlar değişmiştir" diyerek bir kenara itmek, Marksizmin ustalarına göre Marksizin-Leninizmden istifa etmek demektir. Ve yine bu ustalara göre, "Devlet ve İhtilâl" eseri, Somer'in göstermeğe çalıştığı gibi yalnız Rus devriminin ürünü değil, aynı zamanda çağımızın da niteliğini taşımaktadır. Çünkü tekelci dönemde Marksizmi bütünleyen Leninizmin ilkelerinin en önemlileri bu eserde yer almaktadır.
      Bu nedenle çağımızda Marksistler, Marksist teoriye göre Leninizmin evrensel gerçekleri ile kendi ülkelerinin somut pratiklerini birleştirerek, stratejik ve taktik planlarını veya Somer'in deyişi ile "hareket planlarını" çizerler. Yoksa "aradan 52 yıl geçmiştir o dönemde geçerliydi, ama şimdi geçerliliğini yitirmiştir" diyerek Leninizmin en önemli evrensel tezlerinin yer aldığı "Devlet ve İhtilâl" eserine saygısızca dudak bükmezler.
      Böyle bir düşünce, Marksizm-Leninizmin ustalarına göre dar kafalı küçük-burjuva dünya görüşünün somut bir belirtisidir.
      İşte Marksizmin ustalarının görüşleri ve de işte Kenan Somer'in bilimsel (!) yorumu.
      Bütün bu açıklamalardan sonra Bay Somer'e "bilimsel namus"luluğa ilişkin birkaç söz söylemek gereğini duymaktayız :
      Namuslu bir aydın kişi bir doktrini kabul etmese bile, o doktrine ilişkin bir eseri, diyelim ki görevi gereği tanıtırken, eserin yazarının düşüncesine uygun olarak tanıtmak zorundadır.
      Siz Marksist düşünceye inanmayabilir, Marksist dünya görüşünü, dünya görüşü olarak kabul etmeyebilirsiniz Bay Somer. Anayasamıza göre herkes düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahiptir. Bu nedenle istediğiniz dünya görüşünü kabul etmek ve savunmakta özgürsünüz.
      Ama bu size bir doktrini tahrif etmek hakkını vermez. Belli bir dünya görüşünü savunmak ayrı bir şeydir, bu görüşe karşıt olan bir dünya görüşünü tahrif etmek ayrı bir şeydir.
      Kişi kendine ve bilime saygılı ise kendi dünya görüşüne karşıt görüşleri, bu görüşlerin yer aldığı eserleri tahrif ederek kendi düşüncelerini savunmak yoluna gitmez. Tam tersi bir davranışla, karşı olduğu düşünce sistemini ve bu sistemin yöntemlerini önce o düşünce sisteminin sahiplerinin tez ve yöntemlerini sonra da kendi düşüncesinin tez ve yöntemlerini ortaya koyarak "red yoluna" gider.
      Bu yönde insanı şaşırtacak derecede hırsla ve bir o kadar da gözü kapalı çabalar sarfediyorsunuz ki, bu çabalarınız, "kitap Ekim İhtilâlinden sonra yayınlanabildiğine göre ihtilâl üzerine doğrudan doğruya bir etkisi olmamıştır" gibi Marksizmden bihaber, orta zekalı bir kişiye bile saçma gelecek bir sözü size söyletebilmektedir.
      Kenan Somer'in bu sözü karşısında ne söylenebilir? Herhalde yapılacak en doğru iş bu perişan mantığa yalnızca gülüp geçmektir.
      Yazarı Lenin olan, Leninizmin "Devlet" ve "İhtilâl" teorilerini kapsayan, baştan sona kadar Lenin tarafından yürütülen Ekim İhtilâli üzerine, doğrudan doğruya bir etkisi olmamışmış (!) bu kitabın... Pes doğrusu böyle bir mantığa. Saçma sapan bu söz üzerinde daha fazla durmak, en azından okuyucuya saygısızlık olur.

     
- VII -


      Hareketin, hareket halindeki doktrinidir Marksizm. Engels'in deyişiyle, ezbere öğrenilmesi ve mekanik olarak tekrarlanması gereken bir dogma değil, bir gelişim kuramıdır.
      Ve Marksizmde mutlak, nihai bir gerçek yoktur. Gerçek izafi , hareket halindedir ve geçicidir.
      Marksist bilgi edinme somut tahlili dışında herhangi bir tahlilin belirli tabiatı üzerine bilgi edinme olanağı yoktur.
      Marksizmin ustaları daima devrimci diyalektiğin bu değişmez ilkesini kullanmışlardır. Marksizm de gelişme halindedir. Çünkü doğa bilimlerinin bugünkü bulguları ile sınırlıdır bilgilerimiz. Bu nedenle bugün yeterli olan yarın yetersizdir. Marksizm kendini devamlı aşan ve yenileyen bir dünya görüşüdür...       Sorunu, Marksist-Leninist eylemin ve kuruluşun önverisi olan Lenin'in derinleştirdiği "Marksist devlet teorisi"ni ve "ihtilâl teorisi"ni o dönemin koşulları için geçerlidir diyerek, hareket halindeki bir doktrinin hareket halindeki evrensel tezi olan "Marksist devlet teorisi"ni emperyalist çağda geçerli görmemek ve "ihtilâl teorisi"ni yine emperyalist dönemde eylem kılavuzu olarak kabul etmemek revizyonizmden başka bir şey değildir, Marksizmin ustalarına göre.
      Revizyonizmin felsefi temeli de agnostizmden başka bir şey değildir. (Revizyonistler eklektik "seçimci" bir yöntemle sorunları ele alıp yorumlarlar. Ancak "eklektizm"lerinin temelinde agnostizm "bilinemezcilik" yattığı açıktır).
      Okuyucuya sorunu daha somut sunabilmek için, buradaki "agnostizm"i biraz açalım.
      Bilindiği gibi, gerçek her yerde somuttur. Bu nedenle Marksizmin tahlil metodu, daima "somut durumların somut tahlilidir". Bunun dışında nesnel bilgi edinme yolu yoktur.
      Ama diyalektik yöntem kullanıyorum diye "somut durumların, somut tahlilinde" tahlile tabi tuttuğun sorunu bıraktın mı hapı yuttun demektir. İşte o anda diyalektik yöntem, mekaniğe, senin dünya görüşün de, bilinemezciliğe dönüşür de sen hala Marksist diyalektikle sorunlara yaklaştığını zannedersin.
      Kısacası, "somut durumların, somut tahlili"ni kullanmaya kalkan, diyalektikten habersiz, çatısı dar mekanik kafaların düşeceği kaçınılmaz yer, "agnostizm"dir. Oysa Marksist diyalektik "somut durumların, somut tahlilinden" objektif bilgi teorisine geçer.
      Diyalektiğin objektif bilgi teorisinden habersiz, sözüm ona bir Marksist, vahaya bakıp da çölün de yeşil olduğunu zanneden kişiden farksızdır.
      Bütün, parçalarında nicelik farklılıkları içinde yansıdığı gibi parçalar da bütünde aynı biçimde yansır. Yani özel ile genel, genel ile özel arasında sıkı bir bağ vardır. İşte bu bağı, bu ikili bilme yolunu bire indirgemek, Marksist diyalektiğe "elveda" demektir.
      Gerçeğe bakış ancak somutun tahlilinden bilimsel soyutlamaya geçişle olur. Bu soyutlama ile soyut fakat gerçekliğe (somut) dayanan kavram ve ulamlar formüle edilerek genel Marksist bir teze gidilebilir. (Marksist herhangi bir tezin evrenselliği o tezin ilişkin olduğu sürecin devamıyla sınırlıdır.) Ancak böyle bir yöntem ile gerçeğin sonsuzca giriftliği içindeki somuta açık veya gizli yansımış hareket ve kanunlarına varılabilir.
      Bu anlattıklarımızı bir örnekle iyice somutlaştıralım; Lenin, Çarlık Rusya'sının somut şartlarını tahlil ederek demir gibi bir disipline sahip az sayıda kişiden oluşmuş bir öncü partinin aracılığıyla gerici iktidarı parçalayarak, proletarya diktatoryasının kurulmasını olanaklı görmüştür.
      Ancak sorunu bu sözün dar kalıpları içinde bırakırsak, masanın dört ayağının ikisini dışarıda bırakmış oluruz.
      Tekelci kapitalist dönemin evrensel özellikleri ile, askeri feodal bir ülke olan Çarlık Rusya'sının öznel özellikleri, tamamen birbirinden ayrı mıdır? Değildir tabii. Bu durum genelin özelde nicelik farklılıkları içinde yansımasından başka bir şey değildir.
      Emperyalizmin bütün çelişkileri İngiltere, Fransa, Amerika, Almanya ve kapitalizmin az çok geliştiği diğer batı ülkelerinde yansıyordu, 20. yy. başında. Ancak bu çelişmeler üçgen prizmaya çarparak kırılıp farklı renklere bürünen güneş ışınları gibi, nicelik farklılıkları içinde yansımaktadır, bu ülkelerde. Tekelci kapitalizmin çelişkilerinin yansıması, İngiltere'de pembe gözüktüğü halde, Çarlık Rusya'sında kızıl gözükmektedir bu yıllarda. Farklı renklere bürünmesini tayin eden o ülkenin tarihi gelişimi, ekonomik ve kültür düzeyi, sınıfların güç ve bilinç kompozisyonu, sınıfların liderlerinin yeteneklerinin farklılıkları ve de bölgesel özellikleridir.
      Lenin, Çarlık Rusya'sının somut durumunun somut tahlilini yaparken, emperyalist dönemin tahlilini de, Rusya'ya yansımasıyla beraber yapmaktaydı, 20. yy. başlarında.
      Zaten bolşevikleri, menşeviklerden ve ihtilâlci sosyalistlerden ayıran ana kriter, Marksist diyalektiği doğru tahlil yöntemi olarak kullanmalarıdır.
      İhtilâlci sosyalistler [20*] somut durumun, somut tahlilini yanlış bir biçimde yaparak Marksizmin evrensel tezlerini yadsıma yoluna gitmişlerdir. (Kenan Somer'in yaptığı birinci hata ihtilâlci sosyalistlerin yaptığından pek farklı değildir.) Çarlık Rusya'sının durumuna, şartlarına Marksist tezlerin uymadığını söyleyerek, Rusya'da feodalizm ile kapitalizmin aynı anda çökeceğini ileri sürmüşlerdir.
      Menşevikler ise, Marksizmin hareketin, hareket halindeki doktrini olduğunu unutarak, Marksizmin lafızlarını mekanik bir biçimde tekrarlayıp durmuşlardır. Örneğin Marx'ın tekel öncesi kapitalizm için öngördüğü "barışçıl yollardan sosyalizm"e (ki tekel öncesi için bile bu yolun istisnai olduğunu Marx özellikle belirtmiştir) geçişe dört elle sarılan Bernstein ve diğer revizyonistlerle aynı şeyleri söylemişlerdir. (Kenan Somer'in ikinci hatası; mekanik bir biçimde Marksist lafızları tekrarlaması.) Çarlık Rusya'sının sosyalist bir devrime hazır olmadığını önererek, burjuvaziye destek olunmasını savunmuşlardır. "Marx, -nicelik ve nitelik olarak- gelişmiş güçlü bir sanayi ülkesinde devrim olacağını öngörmemiş miydi?" O halde Çarlık Rusya'sının da böyle bir ülke haline gelmesi gerekir, diyen menşevikler 1917 Çarlık Rusya'sının koşullarını sosyalist devrim için uygun görmemişlerdir. Ve bunun sonucu olarak ters yoldan hareketle ihtilâlci sosyalistlerin yanında yer alıp, burjuvazi iktidarına destek olmuşlardır.
      Menşeviklerin ve ihtilâlci sosyalistlerin, tamamen zıt amaç ve yollardan hareketle aynı yere gelmelerine şaşmamak gerekir. Başlangıçta sorunlar diyalektik yöntemle ele alınıp irdelenmezse veya diyalektik metod yanlış kullanılırsa, bu yanlış tahlile dayanan eylemler, ister sağdan gelsin, ister soldan nihai olarak birbirleriyle çakışırlar.
      Bu nedenle ihtilâlci sosyalistlerle, menşevikler ayrı ayrı makamlardan aynı şarkıyı söylemişlerdir, bütün devrim boyunca.


MAHİR ÇAYAN
12 Ağustos 1969




Dipnotlar

[*] Bu yazı, ilk kez 12 Ağustos 1969 tarihinde Türk Solu dergisinin 91. sayısında yayınlanmıştır.
[1*] Karl Marx, Hayatı ve Eserleri II, Henri Lefebvre, sf. 145, Anadolu Yayınları
[2*] Geniş bilgi için bkz; "Aren Oportünizminin Niteliği", Türk Solu, Sayı, 88. sf. 14-15-16.
[3*] Çağımızda bu yolu savunanlar proletarya diktatoryasını öngörmemektedirler. Oysa Marx, istisnai ve de ufak bir ihtimal olarak kabul ettiği bu yöntemin sonucunda mutlaka proletarya diktatoryasını öngörür.
[4*] Tire içindeki yazılar bize aittir.
[5*] Somer'in cesaretini çok büyütmemek gerekir aslında. Çünkü Somer bu yolu öneren tek kişi değildir. Batı kapitalist ülkelerinde bütün Marksizm kalpazanları, bu biçimde sürekli yayınlar yapmaktadırlar. Ayrıca dünyanın bilinen bir geri kalmış ülkesinde "biz dünyada denenmemiş bir yolu ilk defa deniyoruz. Bu bizim Marksizme katkımızdır" diyerek bu yolu savunan bir kalpazanlar grubunun çığırtkan bağırtısı da meseleyi bilenlerin kulaklarında hala yankılar yapmaktadır.
[6*] "Toprak Meselesi", "Ayni Vergiler Üzerine", sf. 150, Lenin, Sol Yayınları.
[7*] Düz yazılar bize aittir.
[8*] "Sağ-Sol Sapmalar" ("Partimizdeki sosyal demokratik sapmalar üzerine" İçin Sonsöz.) 3 Kasım 1926, sy.76, Stalin, Sol Yayınları, Ankara.
[9*] "Felsefenin Sefaleti", Karl Marks, s.195, Sol Yayınları. "Georg Sand'ın ünlü sözü Türkçeye çeviride açık yazılmamıştır. Orijinal bu biçimdedir".
[10*] "Devlet ve İhtilâl", Lenin, sf. 30, "Bilim ve Sosyalizm Yayınları".
[11*] "Lenin, Hayatı ve Eserleri", sf. 29, Henti Lefebvre, Anadolu Yayınları, (tire içindekiler bize aittir).
[12*] "Sosyalizm", s. 52, Lenin, Habora Yayınevi, (tire içindekiler bize aittir).
[13*] "Teori ve Pratik", Mao Tse Tung, s.67. Sol Yayınları.
[14*] "Faşizme Karşı Birleşik Cephe", "Burjuva Demokrasisine Karşı Tutum", s. 167, Dimitrov.
[15*] "Devlet ve İhtilal", Lenin, s.47-48, "Bilim ve Sosyalizm Yayınları".
[16*] "Makro" ve "Mikro" kavramları Marksist literatürde mevcut olmayan kavramlardır. Bu nedenle kullanılmaması gerekir. Burada kullanmamızın nedeni, Somer'in ifadesine netlik getirerek okuyucuya sorunu somut bir biçimde sunabilmek içindir.
[17*] Mao Tse Tung ve Lin Piao'nun eserlerinde mesele son derece açık ve tartışma götürmez bir biçimde konmaktadır.
[18*] "Yaşasın Halk Savaşının Zaferi", Lin Piao, s.60, "Bilim ve Sosyalizm Yayınları".
[19*] "Karl Marx - Hayatı ve Eserleri", Henri Lefebvre, s.144, Anadolu Yayınları.
[20*] Rusya'daki "ihtilâlci sosyalistler", sosyalizmin işçi sınıfı ile olan kopmaz bağlarını kabul etmemiş, bilimsel sosyalizmi reddetmişlerdir. "İhtilalci Sosyalist Parti" popülist ve anarşist bir örgüt olup, Marksizmle hiç bir ilişkisi yoktur.


Sayfa başına gidiş