|
|
|
On’lar “Evcilleştirilemezler”!
Ve bugün, On’lar ve Denizler, dün kendilerini küçük-burjuva devrimcisi diye küçümseyenlerce, “Kemalistler” diye suçlayanlarca “kutsanıyor”! Adlarına “parklar” açılıyor, “mesajlar” yayınlanıyor. MİT’le yapılan görüşmelerin ürünü olan “Barış” onlara “ithaf” ediliyor!
Marks, Engels ve Lenin’i “aştığını” söyleyenlerin, tarihte ilk kez ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkını parti programlarına koyan proleter devrimcileri anmayanların, Marksizm-Leninizmi dillerinden ve yazılardan silip atanların “kutsaması”na karşılık Mahir Çayan yoldaş onlarca yıl önce şöyle söylüyordu:
“Partimizin çizgisi, Marksizm-Leninizmin dünyanın ve ülkemizin somut şartlarına uygulanmasının oluşturduğu proleter devrimci çizgidir. Ve eylemleri de, bu leninist ideolojik ve politik tespitin pratiğe yansımasıdır.”
TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
KIZILDERE VE ON'LAR
24 Mart 1977 Ömür Karamollaoğlu
15 Mart 1981/Bahçelievler Mehmet Yıldırım, Nihat Kurban, Süleyman Aydemir, Cemalettin Düvenci
Oslo’dan İmralı’ya, Milletten İslamiyete “Bölgesel Güç” Hayali
“Plan”, “kervan yolda düzülür” alışkanlığıyla zaman içinde geliştirilmiştir.
Bu “plan”a göre, Amerikan emperyalizmi uzun süre bu bölgede kalamayacaktır. Dolayısıyla Amerika bölgeden çekildiğinde Kuzey Irak’taki “Kürt yerel yönetimi” Saddam karşısında korumasız ve savunmasız kalacaktır. Türkiye, “büyük abi” olarak, “tarihten gelen” bağlara dayanarak Kuzey Irak’taki Kürt yönetimine “hamilik” yapacaktır. Bu “hamilik”, Kuzey Irak’taki Kürt yerel yönetimini “Türkiye federasyonu” çerçevesinde Türkiye’ye bağlayarak Musul-Kerkük petrollerine el koymayı sağlayacaktır.
Petrol “yoksulu” olan ve döviz gelirlerinin büyük bölümünü petrole harcayan Türkiye, Musul-Kerkük petrolüyle “ihya” olacak ve Ortadoğu’nun “süper bölgesel gücü” haline gelecektir. Özcesi Türkiye “uçacak”tır!
Misak-ı Milli
19 Mayıs 1924’te Türkiye ile İngiltere arasında İstanbul Konferansı düzenlenerek, genel ifadesiyle, “Musul sorunu”nun müzakeresine başlanmıştır.
Türkiye, “Musul”un Misak-ı Milli sınırları içinde olduğu tezini savunurken, İngiltere bu tezi kabul etmemiştir. Bunun üzerine “Musul sorunu”nun Milletler Cemiyeti’ne götürülmesine karar verilmiştir. 16 Aralık 1925’te Milletler Cemiyeti, Musul bölgesinin Irak’a bırakılmasına karar vermiştir. Türkiye bu kararı tanımadığını ilan etmiştir. Böylece başa dönülerek, Türkiye ile İngiltere arasında “müzakereler” yeniden başlamıştır.
5 Haziran 1926’da Ankara Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmayla, Türkiye, 25 yıl boyunca Musul petrol gelirlerinin %10’una karşılık Musul’un Irak’a bırakılmasını kabul etmiştir.0
Self-Determination, “Algı” Bozukluğu ve Bilinç Çarpılması
Bir ulusun ya da halkın “self-determination hakkı”, yani kendi geleceğini (yazgısını) belirleme hakkı, uluslararası hukuk çerçevesinde tek tek ulusların (ya da halkların) sahip olduğu haktır. Dolayısıyla da, bu hak, tüm uluslar için geçerlidir ve karşılıklıdır. Günümüzde “self-determination hakkı” Birleşmiş Milletler sözleşmesinin temel ilkelerinden birisidir.
Bir hakka sahip olmak, bu hakkı kullanma onayına ya da iznine sahip olmak demektir. Medeni yasadaki “boşanma hakkı”nda olduğu gibi, evli eşlerin boşanma hakkına sahip olması, onların mutlak olarak ve hemen boşanacakları anlamına gelmez. Bu nedenle, “Hak”, koşulları ortaya çıktığında “hak sahipleri”nin bunu kullanabileceklerine ilişkin bir yetkidir.
Ulusların “self-determination” hakkı, hiç tartışmasız, bir ulusun ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkıdır. Diğer ifadeyle, ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkı, “siyasal bağımsızlık” demektir. Yani ezilen ve başka ulusların egemenliği altında olan ulusların “ayrılma özgürlüğü” demektir. Bu da, ezilen, başka bir ya da birkaç ulusun egemenliği altında olan ulusun, siyasal geleceğini kendisinin belirlemesi, kendisini siyasal olarak örgütlemesidir. Tam ifadesiyle, kendine ait bir ulusal devlete sahip olmasıdır. Bu hakka sahip olan ezilen ve egemenlik altında tutulan ulus, hangi koşullarda bu hakkını “ayrılma”, ayrı devlet kurma yönünde kullanacağına kendisi karar verir.
Özcesi, ulusların kendi kaderini belirleme hakkı, her ulusun kendine ilişkin siyasal kararları kendisinin alma hakkıdır. Bu hakkı ayrılma, ayrı devlet kurma yönünde kullanıp kullanmama kararı da tümüyle o ulusa aittir.
Anayasal Hokkabazlık
“Dünya çapında kapitalizmin feodalizm üzerinde sonal zaferi dönemi, ulusal hareketlerle bağlantılı olmuştur. Burjuvazi, meta üretiminin tam zaferi için iç pazarı ele geçirmek ve tek bir dili konuşan nüfusun bulunduğu toprakları, bu dilin gelişmesini ve yazın alanında pekişmesini önleyen tüm engelleri ortadan kaldırarak, siyasal olarak birleştirmek zorundadır. Burada ulusal hareketlerin ekonomik temeli ortaya çıkar. Dil, insanların karşılıklı ilişkisinin en önemli aracıdır. Dilin birliği ve engelsiz gelişimi, çağdaş kapitalizme uygun ölçekte gerçekten özgür ve yaygın ticaret için, değişik sınıflardan nüfusun özgür ve geniş gruplaşması için, son olarak da, pazarlar arasında, büyük ya da küçük her bir ve her mülk sahipleri arasında ve alıcı ile satıcı arasında yakın bir ilişkinin kurulması için en önemli koşuldur.
Bu nedenle, her ulusal hareketin eğilimi, çağdaş kapitalizmin gereksinmelerini en iyi karşılayan ulusal devletlerin oluşumuna doğrudur. En derin ekonomik etkenler bu amaca doğru ilerler ve bu yüzden, Batı-Avrupa’nın tümü için, hayır, tüm uygar dünya için, ulusal devlet, kapitalist dönemde tipik ve normal olandır.
Bu nedenle, eğer ulusların kendi kaderlerini belirlemesinin anlamını, yasal tanımlamalarla hokkabazlık yaparak ya da soyut tanımlamalar ‘icat ederek’ değil de, ulusal hareketlerin ekonomik-tarihsel koşullarını irdeleyerek kavramak istiyorsak, kaçınılmaz olarak, ulusların kendi kaderlerini belirlemesinin bu ulusların yabancı ulusal gövdeden siyasal olarak ayrılması ve bağımsız bir ulusal devletin oluşturulması anlamına geldiği sonucuna ulaşırız.” (Lenin, “Ulusların Kendi Kaderlerini Belirleme Hakkı”, Seçme Yazılar IV, s. 115-116.)
“Barış”ın Vizyonu ve “Akil Adamlar”ın Misyonu
Zaten “sekretarya”sının “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı” tarafından yapılan bir “misyon”un da başka türlü olması beklenemez. Çünkü “resmen” 5952 sayılı kanunla kurulmuş olan bu müsteşarlığın görevi, , “terörle mücadeleye ilişkin politika ve stratejiler geliştirmek ve bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak”tır. Bu müsteşarlığın “misyonu” Recep Tayyip Erdoğan’ın “sekretarya” dediği şey, “terörle ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyon sağlamak” olduğu için, “Akil adamlar” (ya da “Akil kadınlar”) doğrudan “terörle ilgili kuruluşlar” kapsamına girmektedir.
Artık silahlarını “mağaraya” ya da toprağa “gömen” PKK’liler silahsızlandırılırken, liberal, neo-liberal, türbanlı, türbansız, bilcümle “yetmez, ama evet”çiler, “terörle mücadeleyle ilgili kurum”un “bir kullanımlık personeli” olarak “akil”leşirken, Recep Tayyip Erdoğan’ı “Sayın başkan” haline getirecek anayasa referandumunda “propagandist” olarak çalışmaktan başka yapacakları pek bir şey kalmamıştır.
|
|